Etkinlik Programı
Karaburun’da Capo Glamping’de buluşuyoruz.
Etkinliğimiz 16-19 Mayıs tarihleri arasında üç gece konaklamalı olarak planlanmıştır.
(Ücret bilgisi daha sonra paylaşılacaktır.)
Konuşmacılar ve Ders İçerikleri

avesis.yildiz.edu.tr/17622
Temsil, Çeşitlilik ve Güç: Postkolonyal Dünyada Çağdaş Sanatı Tartışmak
1970’lerden itibaren Avrupa’dan başlayarak tüm dünyanın düşünsel iklimini belirleyen
postkolonyal çalışmalar, pek çok alanda olduğu gibi sanatta da Avrupamerkezci
bakışın eleştirisini yapmış ve böylece kanonik anlatıyı bozmak adına büyük bir amacı
başarmıştır. Ancak postkolonyal teori ekseninde gelişen sanat ortamında Batı
merkezli ve “öteki”ni dışlayan yapı eleştirilirken zıddını yeniden üretmek gibi bir
açmaza düşülüp düşülmediğini tartışmak gerekmektedir. Özellikle kimlik meselesini
odağına alan kültüralist yaklaşımın sanatta geniş karşılık bulmuş olması nedeniyle,
Batılı olmayan- göçmen sanatçının kimliği ve üretimi düşünüldüğünde bir tartışma
alanı ortaya çıkmaktadır. Bu konuşmada, postkolonyal teorilerin sanatta ne şekilde
algılandığı ve üretimi nasıl belirlediği, çağdaş sanattan seçilen örnekler ile
incelenecektir. Çok kimlikli-çok sesli olmak gibi vurguların hakim olduğu çağdaş
sanat ortamında sanatçının bir etnograf gibi düşünmesi, nihayetinde sanatının
folklorik ve self-oryantalist bir üretime koşullanması üzerinde durulacaktır.

Makineler düşünebilir mi?
Bu konuşmada, “Makineler düşünebilir mi?” sorusundan hareketle yapay zekanın zihinsel,
mantıksal ve dilsel muhakeme kapasitesini hem tarihsel hem de çağdaş bağlamda ele alacağım.
Bu soru, insan zihninin bir makine olarak kavranabileceği varsayımına dayanır ve bu çerçevede
iki temel yaklaşım öne çıkar: Zihni sembolleri kurallara göre işleyen bir sistem olarak
tanımlayan sembolik yaklaşım ve bilgiyi dağıtık temsiller aracılığıyla işleyen sinir ağları modeli
olarak açıklayan bağlantısal yaklaşım. Günümüz büyük dil modelleri (LLM’ler) bağlantısal
geleneğe dayanmakla birlikte, çıktılarında çoğu zaman sembolik muhakemeye benzer yapılar
üretmektedir. Alan Turing’in davranışsal ölçütünden günümüzde kullanılan zincirleme düşünme
(chain-of-thought) tekniklerine uzanan süreçte, LLM’lerin matematiksel, mantıksal ve çok
adımlı problemleri çözebiliyor görünmesi; kavramsal soyutlama, tutarlı çıkarım üretme ve farklı
bağlamlar arasında genelleme yapabilme kapasitesine gerçekten sahip olup olmadıkları sorusunu
gündeme getirmektedir. Bu noktada performans ile içsel bilişsel mekanizma arasındaki ayrım
kritik önem taşır. Ayrıca metin temelli muhakemenin ötesinde, görsel ve çoklu-modlu modellerin
soyut örüntüleri yakalama ve yapısal ilişkileri temsil etme becerileri, istatistiksel öğrenme ile
gerçek kavramsal temsil arasındaki sınırı daha da belirsizleştirmektedir. Dolayısıyla temel
mesele, büyük dil modellerinin yalnızca dilsel örüntüleri yüksek doğrulukla tahmin eden
sistemler mi olduğu, yoksa zihinsel, mantıksal ve genelleyici düşünme süreçlerine benzer bir
içsel temsil düzeyine mi ulaştıkları sorusudur. Sonuç olarak, büyük dil modelleri sembolik ve
bağlantısal yaklaşımlar arasında yeni bir ara form sunuyor gibi görünse de, ortaya çıkan
muhakemenin gerçek bir bilişsel süreç mi yoksa yüksek boyutlu istatistiksel yapıların karmaşık
bir yansıması mı olduğu sorusu hem felsefi hem bilişsel hem de teknik düzeyde açık kalmaya
devam etmektedir.

https://avesis.metu.edu.tr/dilekka
Makineler Düşünebilir mi? & Makinelerin Bir Zihin Kuramı Olabilir mi?
Bu konuşmada insan zihni ve yapay zekaya dair iki sorudan yola çıkarak, insan zihni ve yapay zeka ile
ilgili görüşlerin çeşitliliğinden bahsedeceğim. Konuşmamın sınırlarını çizen ilk soru “makineler
düşünebilir mi?” sorusu, diğeri ise “makineler başkalarının sanılarını, arzularını ve bunlarla ilgili
eylemlerini anlayabilir mi?” sorusudur.
“Makineler düşünebilir mi?” sorusu, insan zihnine dair bazı varsayımlar taşır. Temelde, insan zihninin bir
makine gibi değerlendirilebileceği varsayımına dayanır. İnsan zihninin nasıl bir makine olduğu ise
tartışmalı bir konudur. İnsan zihninin nasıl bir makine olduğuna dair yaklaşımlar, tarihsel olarak iç içe
geçmiş ve kesin olarak ayırt edilmeleri zor olan yaklaşımlar olsa da iki tür yaklaşımdan bahsetmek
mümkündür: sembolik (symbolic) ve bağlantısal (connectionist) yaklaşımlar. Bu yaklaşımlar, insan
zihninin bilgiyi nasıl işlediğine dair görüşlerdir. Sembolik yaklaşım, insan zihninin sembolleri manipüle
eden kurallı bir makine olduğunu varsayar. Bağlantısal yaklaşım ise, insan zihninin sinir ağları boyunca
ilerleyen verilerle çalışan ve çok kesin kurallar takip etmeyen bir makine olduğunu varsayar. İki görüş,
tarihsel açıdan, yapay zeka çalışmalarına paralel olarak incelenebilir. Öte yandan, tabii ki zihnin bir
makine olarak değerlendirilmesi zorunlu değildir ve “makineler düşünebilir mi?” sorusu irdelenirken, bu
ihtimal de dikkate alınmalıdır.
Konuşmamda, “makineler düşünebilir mi?” sorusunun tarihsel olarak değerlendirmek için 20. yüzyılın ilk
yarısına, Alan Turing’in çalışmalarına gideceğiz. “Makineler başkalarının sanılarını, arzularını ve bunlarla
ilgili eylemlerini anlayabilir mi?” sorusuna yanıt ararken ise, çok daha yakın zamana odaklanacağız. Bu
soru, felsefi çalışmalar, psikolojik çalışmalar ve yapay zeka çalışmalarını bir araya getiren, disiplinler-
arası bir konu ile ilgilidir. 20. yüzyılın ikinci yarısında, psikoloji alanında ortaya çıkan “zihin kuramı,”
insanların, başka insanların sanıları, arzuları ve bunlarla ilgili eylemleri ile kendi bilgi ve düşünceleri
arasında ayrım yapması üzerine yoğunlaşan bir alandır. Bu ayrımı yapmak, insanın gerçek ile sanıyı ayırt
etmesini sağlayan, sanılan ile gerçek olanın örtüşmediği durumları değerlendirebilmesini sağlayan ve
dolayısıyla insanın sosyal yaşamı ve diğer insanlarla iletişimini şekillendiren bir bilişsel kapasiteye
dayanır. Son birkaç yılda, üretken yapay zeka alanındaki sıçrayışlar, büyük dil modelleri ve buna bağlı
olarak doğal dilin işlenebilmesinin mümkün olmasıyla, benzeri bir bilişsel kapasitesinin büyük dil
modellerinde bulunmasının ihtimali tartışılmaya ve bu alanda çeşitli kuramsal ve deneysel çalışmalar
yapılmaya başlamıştır.
“Makineler düşünebilir mi?” sorusu, bizi zihnin makine gibi düşünülmesine götürürken, “makineler
başkalarının sanılarını, arzularını ve bunlarla ilgili eylemlerini anlayabilir mi?” sorusu, bizi makinelerin
insanlar gibi düşünülmesine götürecek ve böylece konuşmam yapay zekanın felsefi açıdan irdelenmesinin
izleyebileceği iki yolu sunacaktır.
Profesör Doktor
https://avesis.iuc.edu.tr/bkorkmaz
Son zamanlarda otizmin genetik bir “hata” değil, insan çeşitliliğinin doğal bir biçimi olduğu fikri yaygınlık kazandı. Nöroçeşitlilik modeli, otizmin diğer biyolojik varyantlar gibi insan biyolojik çeşitliliğinin bir parçası olduğunu savunur. Nispeten yeni bir kavram olan nöroçeşitlilik, ilk olarak kendisi de otizmli olan Avustralyalı sosyal bilimci Judy Singer tarafından kullanılmış ve ilk kez gazeteci Harvey Blume’un Atlantic dergisinde (3 Eylül 1998) yayınlanan bir makalede basılı olarak yer almıştır. Otizm topluluğundaki birçok kişi nöro-çeşitlilik çerçevesini benimser ve çoğunluğun beynini (dolayısı ile tüm davranışlarını ve iç dünyasını) tanımlamak için “nörotipik” terimini kullanır. Nöroçeşitlilik kavramı, azınlıkların saygı ve haysiyetle kabul edilmesi ve patolojikleştirilmemesi için yapılan sivil haklar savunmasıyla büyük ölçüde uyumludur. Solaklar, çoğunluğun sağlak olduğu bir dünyada nöroçeşitliliğin bir örneğidir ve solaklar eskiden düzeltilmesi gereken patolojik bir durum olarak görülüyordu. Buna nöroçeşitlilik paradigması denir. Bu nedenle otizmin sadece bir biyolojik çeşitlilik biçimi olduğu ve tıbbi bir sorun olarak değerlendirilmemesi gerektiği düşüncesi yaygınlaşmaktadır.

Dilde Çeşitlilik
Bu sunumda dildeki çeşitliliği; diller arası yapısal farklılıklardan bağlamın şekillendirdiği işlevsel stratejilere, aktarım ortamının (yazılı ve sözlü dil) belirleyici etkisinden bilişsel sınırlılıklara uzanan bütüncül bir çerçevede ele alacağız. Sunum kapsamında, farklı metin türlerinin (genre) gerektirdiği özgül dilsel stratejileri karşılaştırarak; bellek ve işlemleme yükü gibi bilişsel süreçlerin dil üretimi üzerindeki belirleyici rolünü inceleyeceğiz. Tüm bu boyutların kesişim noktalarına odaklanarak, dilsel çeşitliliğin yalnızca yapısal bir farklılık olmadığını; aksine dinamik, işlevsel ve bilişsel katmanlardan oluşan çok boyutlu bir olgu olduğunu göstermeyi hedefliyorum.

Kültürel Çeşitlilik ve Melezlenme
Kültür tanımlanması ve açıklanması zor bir kavram olarak onlarca yıldır kelime
dağarcığımızdaki yerini koruyor. Pek çok tanımının arasında kültürün belki de en
önemli niteliği insan türünü diğer tüm türlerden ayırması. Yani kültür insanlığın türsel
olarak ayırıcı kavramıdır. Kültür; dil, iletişim, gelenek, zihniyetler, pratikler gibi onlarca
şeyi içeren karmaşık ve süreçsel bir oluşumdur.
Bu dersin kapsamı; kültür kavramının neliğinin sorgulanması, niteliklerinin
anlaşılması, etkileşimlerinin ve ilişkilerinin yorumlanması çerçevesinde belirlenmiştir.
Kültür özcü tanımlarından sıyrılarak (dil, etnik, cinsiyet kimliği, din, yaş vb.) tüm
çeşitliliği ile anlaşılacak ve pratikler, etkileşimler, ilişkilenmelerle ortaya çıkan
melezliği ortaya konulacaktır.Toggle Content

https://avesis.comu.edu.tr/gokhan.gokgoz
Dijitalleşmenin Toplumsal Çağrışımları: Fenomenler, İmgeler ve Ekonomi-Politik
Dijitalleşme, içinde olduğumuz zamanın en önemli meselelerinden birisidir. Meseledir, zira
çok farklı toplumsal katmanları içine alır: Bir yanda “kapitalizmin tarihi” içerisinde
dijitalleşmenin oynadığı rol ve aldığı biçim vardır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
ekonominin, devletin ve kültürün neredeyse eş zamanlı bir biçimde dönüşümünün
dijitalleşmeye açtığı alan bu katmanlardan ilkini oluşturur. Diğer yanda dijital dünyanın bir
“kamusal performans” alanı olarak kuruluşu vardır. Bu kamusallık tartışması zorunlu olarak
“yalnızlık” ve “öznelik” deneyimlerini alana çağırır, buradaki güçlü kavramsal gerilimden
beslenir. Bir “sanal uzam” olarak “sosyal medya” ve oradaki anlam arayışı bir diğer katmanı
oluşturur. Bireyin kendi benliğiyle ve dışarıdaki çevreyle ilişkisini dolayımlayan bir alan olarak
bu sanal uzamın kuruluşu dijitalleşmenin vurgularını daha da derinleştirir. Dijitalleşme ve
“kültür” arasındaki ilişki bir diğer başlığı işaret eder. Dijitalleşme, özellikle alternatif ve/veya
avangart kültürel performanslara, farklı olanın temsiliyetine imkân tanıyan bir söyleme dâhil
edilebilir mi? “Yapay zekâ” ile doğal zekâ arasındaki iletişim ve/veya “insan ve makine
etkileşimi” de bir diğer boyutu oluşturur: Bir kaldıraç mıdır, körleştirici midir? Mutlak yanıtların
olmadığı bu belirsizlik koridorunda konuşarak yol almak gerekir.
SAĞANAK YAĞMURLAR GİBİ BLUES:
Siyah Amerika’nın Şarkıları
Emek sömürüsü tarihinin en çarpıcı örneklerinden biri olan Amerika’daki kölelik sistemi, tarihçiler tarafından incelenmeye devam ediliyor. Yaraları hala kanamakta olan bu sistemi anlamak isteyenlerin başvurabileceği bir kaynak olan blues, Amerika tarihinin müzikal bir dille anlatımıdır. Blues, ataları Afrika’nın çeşitli ülkelerinden kaçırılarak Amerika’ya getirilen, toplumun en altına itilmiş ve emeklerinin karşılığı ödenmemiş bir halkın anlattıklarının hem sözlü, hem de kayıtlı tarihsel belgeleridir. Hiç bir yazılı tarih belgesi yürekten gelen doğaçlama bir şarkının yerini tutamaz. Blues, Amerika’nın bugünkü ekonomik gücüne ulaşmasını sağlayan ancak hiç takdir görmemiş insanların şarkılarıdır.
Afrika müzik geleneğinden beslenerek, siyah kiliselerde söylenen ilahiler, iş şarkıları ve tarla seslenişleriyle gelişen blues müziği, çeşitli müzisyenler ve vodvil sanatçıları tarafından birinci tekil şahıs üzerinden kişisel bir deneyim olarak aktarılırken, tüm siyah toplumun duygularını yansıtması bakımından kolektif bir özellik taşır. Müzik yoluyla anlatılan bu öyküye, değişik geleneklerden gelen insan hakları liderlerinin ve edebiyatçıların anlattıkları ışık tutar. Folklor araştırmacıları hapishaneleri ve Amerika’nın güneyini gezerek, siyah antropologlar blues kulüplerinde saha çalışması yaparak blues kültürünün anlaşılmasına katkıda bulunurlar. Siyah Sanat Hareketi’nin önde gelen sanatçıları blues’a mesafeli yaklaşırken, bazı sosyal bilimciler blues’u devrimci bir müzik olarak tanımlarlar. Feministler, daha adı bile konulmadan, feminizmin çizgilerini belirleyen blues kadınlarını öncüleri olarak görürler.
Bu konuşmada, Amerikalı siyah halka göre onların acılarının değil, ayakta kalmalarının öyküsü olan blues müziğinden ve felsefesinden sözedecek, şarkılardan bazı örnekler sunacağım.
Başvuru
Başvuru formuna yönlendirilmek için tıklayın (yakında...)
Başvuru için (“”) adresine yönlendirileceksiniz.
